MATEMATİĞİN TEMELLERİ ÜZERİNE UYUŞMAZLIK YÜZYILI*
Çev. Bekir S. Gür
Evet, bazı çılgınca şeylerden bahsedeceğim. Genel
kanı fikirlerin bazen çok güçlü olduğudur. Bir kavram, felsefî bir kavram
olarak bilgisayar hakkında bir kuramdan bahsedeceğim.
Hepimiz biliyoruz ki bilgisayar gerçek dünyada çok
kullanışlı bir nesnedir! Maaşlarımızı öder,
öyle değil mi? Fakat insanların çoğu zaman
hatırlamadığı şey, —abartmış olacağım,
lakin söyleyeceğim— bilgisayarın gerçekte matematiğin temelleri
ile ilgili felsefî bir sorunu aydınlatmak için icat edilmiş
olduğudur.
Şimdi, bu fikir saçma gibi görünüyor, ancak bunun doğru
tarafları var. Aslında, bilgisayara, bilgisayar teknolojisine yol
açan bir çok fikir silsilesi vardır. Bu fikirler, matematiksel mantık
ile matematiğin sınırları ve gücü hakkındaki felsefi
sorunlardan türemiştir.
Bu tür sorunlardan ilham alan, oyuncak bir bilgisayarın matematiksel
bir modeli olan Turing makinesini icad etmiş olan bilgisayar öncüsü
Turing’dir. Turing bu makineyi Hilbert’in matematik felsefesi ile ilgili bir
sorusunu çözmeye çalışırken icat etmiştir. Turing, bunu
herhangi gerçek bir bilgisayar henüz icat edilmeden önce yaptı ve sonra da
sahiden bilgisayar yapmaya koyuldu. İngiltere’deki ilk bilgisayarlar
Turing tarafından yapıldı.
Buna ilaveten, Birleşik Devletlerde bir teknoloji olarak
bilgisayarların icadını, (maalesef savaş
çalışmalarının ve atom bombası inşa etme
çalışmalarının bir parçası olarak) üretilmesini
teşvik etmede faydalı olan von Neumann, Turing’in
çalışmalarını çok iyi biliyordu. Ben Turing’i, Turing’in
çalışmalarının öneminden bahseden von Neumann’ı
okuyarak öğrendim.
Demek ki benim bilgisayarların kökeni hakkında söylediklerim
tümüyle bir uydurma değildir. Lâkin bu mevzu entelektüel tarihin
unutulmuş bir parçasıdır. Bu konuşmanın bitiş
yargısı ile başlayayım: Bunların çoğu bir
bakıma Hilbert’in çalışmalarından türemiştir. Bu
yüzyılın başlarında çok iyi bilinen bir Alman matematikçi
olan Hilbert, matematiğin tümünü, bütün matematiksel akıl
yürütmeleri—sonuç çıkarmaları— biçimselleştirmeyi önerdi. Ve
Hilbert’in bu önerisi çok büyük, görkemli bir fiyaskodur!
Bir bakıma, bu büyük bir başarısızlıktır.
Çünkü, matematiksel akıl yürütmenin biçimselleştirilemeyeceği açığa
çıkmıştır. Bu, benim bugün üzerinde
konuşacağım, 1931’de Gödel tarafından yapılan
çalışmanın meşhur bir sonucudur.
Fakat bir başka yönden, Hilbert gerçekten haklıydı, çünkü
biçimcilik (formalizm) bu yüzyılın en büyük başarısı
olmuştur. Akıl yürütme veya mantıksal çıkarım için
değil de, programlama ve hesaplamada biçimcilik son derece
başarılı olmuştur. Eğer bu yüzyılın
başındaki mantıkçıların çalışmalarına bakarsanız,
onlar akıl yürütme, mantıksal çıkarım ile matematik yapma
ve sembolik mantık için biçimsel diller üzerine konuşuyorlardı,
bununla beraber onlar aynı zamanda programlama dillerinin ilk
versiyonlarından bazılarını da icat etmişlerdi.
Dahası bu programa dilleri, bizim her zaman birlikte
yaşadığımız ve beraber
çalıştığımız biçimciliklerdir! Bunlar çok önemli
teknolojilerdir.
Böylece, akıl yürütmek için biçimcilik işlemedi. Matematikçiler
biçimsel diller içinde akıl yürütmezler. Fakat hesaplama, programlama
dilleri için biçimcilik, kökü bu yüzyılın başında Hilbert’e
dayanan, matematik ile ilgili epistemolojik, felsefi soruları
açıklamaya çalışan biçimci görüş içinde bir bakıma
doğrudur.
Şimdi size şaşırtıcı bir sonucu olan bu
öyküyü anlatıp, entelektüel tarihin bu şaşırtıcı
parçasından bahsedeceğim.
Küme Kuramında Kriz
Müsaadenizle yaklaşık bir yüzyıl öncesine gidip, Cantor ile
başlayalım...
Mesele şudur: normalde
matematiğin statik, değişmeyen, mükemmel, mutlak doğru,
mutlak gerçek vs. olduğunu düşünürsünüz, değil mi? Fizik
değişken olabilir, fakat matematikte nesneler kesindir! Halbuki
durumun tam olarak böyle olmadığı açığa
çıktı.
Geçen yüzyılda matematiğin
temelleri, matematiğin nasıl yapılması gerektiği,
neyin doğru olup olmadığı, matematikte geçerli bir
ispatın ne olduğu gibi konular üzerine bir çok uyuşmazlık
yaşandı. Bunun üzerine neredeyse kan akıtılıyordu...
İnsanların korkunç kavgaları oldu ve bu öykü akıl
hastanesinde son buldu. Bu, oldukça önemli bir uyuşmazlıktı. Bu
uyuşmazlık çok iyi bilinmiyor, ama bunun entelektüel tarihimizin
ilginç bir parçası olduğunu düşünüyorum.
Bir çok insan görelilik kuramı
hakkındaki uyuşmazlıktan haberdardır. Einstein başta
çok tartışıldı. Ve sonra kuantum mekaniği üzerine olan
uyuşmazlık... Bunlar, yüzyıl fiziğinin iki önemli
devrimidir. Fakat daha az bilinen şey, pür (katıksız) matematikte
de müthiş devrimlerin ve uyuşmazlıkların olduğudur.
Bu, gerçekte Cantor ile başladı.
Cantor’un yaptığı şey
bir sonsuz kümeler kuramı icat etmekti.
Cantor bunu yaklaşık yüzyıl
önce icat etti; hatta, yüzyıldan biraz daha uzun bir süre öncedir. Bu
kuram çok büyük bir devrim niteliğinde olup, aşırı
derecede maceralı bir iştir. Niçin böyle olduğunu
açıklayayım.
Cantor şöyle dedi; 1, 2, 3 ...’u ele
alalım.
1, 2, 3, ...
Hepimiz bu sayıları
görmüşüzdür, değil mi? Cantor, bu dizinin ardına sonsuz bir
sayı eklemeyi teklif etti.
1, 2, 3, ... omega
Cantor, bu sayıyı da Yunan
alfabesindeki küçük omega(w) ile
gösterdi. Sonra da, niye burada duralım, yolumuza devam edip sayı
serisini genişletelim önerisinde bulundu.
1, 2, 3, ...
omega, omega+1, omega+2, ...
Omega artı bir, omega artı iki,
sonra sonsuz miktarda bir zaman bu işleme devam edin. Bundan sonra ne
ekleyeceksiniz? Peki, iki omega ? (Aslında, teknik nedenlerden ötürü
omega çarpı ikidir.)
1, 2, 3, ... omega ... 2omega
Sonra iki omega artı bir, iki omega
artı iki, iki omega artı üç, iki omega artı dört...
1, 2, 3, ... 2omega, 2omega+1, 2omega+2,
2omega+3, 2omega+4, ...
Sonra, ne gelir? Üç omega, dört omega,
beş omega, altı omega, …
1, 2, 3, ... 3omega ... 4omega ... 5omega
... 6omega ...
Peki, bütün bunlardan sonra ne gelecek?
Omega’nın karesi! Ve böylece devam edin, Omega kare artı bir, omega
kare artı altı omega artı sekiz... Pekala, uzun bir süre bu
şekilde devam edin ve omega kareden sonra gelen ilginç şey? Omega’nın
küpü! Ve sonra siz omega’nın dördüncü kuvvetini sonra beşinci
kuvvetini elde edersiniz ve çok sonra?
1, 2, 3, ... omega ... omega2
... omega3 ... omega4 ... omega5
Omega üzeri
omega!
1, 2, 3, ... omega ... omega2
... omegaomega
Ve çok sonra, omega üzeri omega üzeri
omega sonsuz kere!
1, 2, 3, ... omega ... omega2
... omegaomega ... ![]()
Buna
genellikle epsilon-sıfır denildiğini zannediyorum.
epsilon0 = ![]()
İnsanı hayrete düşürecek
hoş bir sayı! Bu noktadan sonra işler biraz
zorlaşıyor...
Bu, Cantor’un asıl hüneri olan sonsuz
kümelerin boyutunu ölçmek için yaptığı ısınma turu
niteliğinde harikulade hayali ve üretici bir şeydi dahası bu,
çok aşırı tepkiler aldı. Cantor’un yaptığı
şeyi bazıları sevdi, bazıları ise onun bir akıl
hastanesine konulması gerektiğini düşündü! Gerçekten de bu
eleştirilerden sonra Cantor’da sinir bozukluğu (nevrasteni)
başladı. Cantor’un çalışmaları, çok etkili olup
nokta-küme topolojisi ve yirminci yüzyıl matematiğinin diğer
soyut alanlarına zemin açtı. Fakat çalışmaları, aynı
zamanda tartışmalıydı. Bazıları, bunun, gerçek
değil hayali bir dünya olduğunu, ciddi matematikle bir alakası
olmayıp teoloji olduğunu söylediler! Dahası, Cantor asla iyi bir
mevki elde edemedi ve hayatının geri kalanını da ikinci
sınıf bir enstitüde harcadı.
Bertrand Russell’ın Mantıksal
Paradoksları
Sonra işler, çocukluk kahramanlarımdan
olan Bertrand Russell’dan dolayı daha da kötüleşti.
Bertrand Russell
İngiliz bir filozof olan
Bertrand Russell, güzel ve kendine has denemeler yazmış ve
zannediyorum ki bu harika denemelerden dolayı Nobel edebiyat ödülünü
almıştır. Matematikçi olarak başlayan Bertrand Russell,
yozlaşarak önce filozof sonra hümanist olmuş ve hızlıca
baş aşağı gitmiştir![Gülüşmeler] Neyse, Bertrand
Russell, önce Cantor kuramında, sonra mantığın kendisinde
rahatsız edici bir paradoks demeti keşfetmiştir. Bunlar öyle
durumlardır ki, orada akıl yürütmeler doğru gözükürken aynı
zamanda çelişki doğurmuşlardır.
Ve öyle zannediyorum ki
Bertrand Russell, bunun ciddi bir kriz olduğu ve bu çelişkilerin bir
şekilde çözülmesi gerektiği düşüncesinin yayılmasında
çok etkili olmuştur. Russell’ın keşfettiği paradokslar çok
dikkat çekti, asıl garip olan ise, onlardan sadece bir tanesinin Russell
adıyla son bulmasıdır! Bu paradokslardan bir tanesi de
Burali-Forti paradoksu diye adlandırılır. Çünkü Russell bu
paradoksu yayınladığında bir dipnotta, Burali-Forti’nin
makalesinden fikir aldığını belirtmişti. Halbuki,
Burali-Forti’nin makalesine bakarsanız öyle bir paradoks göremezsiniz!
Fakat öyle zannediyorum ki,
bazı şeylerin ciddi şekilde yanlış olduğu
Danimarka’da bazı şeylerin çürümüş olduğu[1], muhakemelerin iflas ettiği ve bu
hususta derhal bir şeyler yapılması gerektiğinin fark
edilmesi temelde Russell’a dayanır. Meksikalı bir matematik tarihçisi
olan Alejandro Garciadiego, Bertrand Russell’ın matematikte bilinenden çok
daha büyük bir rol oynadığını dile getiren bir kitap
yazdı: Russell, sadece kendi adını taşıyan Russell
paradoksunu değil, aynı zamanda adını taşımayan
Burali-Forti ve Berry paradokslarını formüle etmede kilit bir rol
oynamıştır. Russell, herkese bu paradoksların önemli
olduğunu ve bunların çocukça kelime-oyunları
olmadığını anlatmıştır.
Herneyse, bu paradokslardan en
çok bilineni bugünlerde Russell paradoksu olarak anılanıdır.
Kendi kendisinin elemanı olmayan bütün kümelerin kümesini düşünün. Ve
sonra şunu sorun, “Bu küme, kendisinin bir elemanı mıdır
yoksa değil midir?”. Eğer kendisinin bir elemanı ise, o halde
kendisinin elemanı olmamalıdır, ve tersi! Bu paradoks, küçük ve
uzak bir kasabada kendisini tıraş etmeyen adamları tıraş
eden bir berberin durumuna benzer. Paradoks, “Berber kendi kendini
tıraş eder mi?” sorusunu sorana kadar çok mantıklı
görünüyor. Berber, kendi kendini tıraş eder ancak ve ancak kendi
kendini tıraş etmez. Böylece berber, bu kuralı kendine
uygulayamaz!
Şöyle diyebilirsiniz, “Bu berberden kime ne!”. Bu, her halükarda aptalca
bir kuraldır ve her kuralın istisnası vardır! Fakat bir
küme ile, matematiksel bir kavram ile ilgileniyorsanız bu sorunu halletmek
o kadar da kolay değildir. O halde, doğru görünen akıl
yürütmeler sizi zora sokuyorsa öyle kolay omuz silkemezsiniz!
Sırası gelmişken, Russell paradoksu, aslında antik
Yunanlılarca bilinen ve bazı filozoflar tarafından Epimenides
paradoksu olarak anılan bir paradoksun küme-kuramcı yansımasıdır.
Bu, yalancı paradoksudur: “Bu cümle yanlıştır!”
“Şimdi söylediğim şey bir yanlış, bir yalandır.”
Pekala, bu cümlenin kendisi yanlış mı? Eğer yanlış
ise, eğer bir şey yanlış ise, o şeyin doğrulukla
bir alakası yoktur. Öyleyse eğer ben bu cümlenin yanlış
olduğunu söylüyorsam bu onun yanlış olmadığı
manasına gelir—bu da onun doğru olduğu manasına gelir.
Fakat eğer bu doğru ise ve ben onun yanlış olduğunu
söylüyorsam, o halde onun yanlış olması gerekir! Gördüğünüz
gibi, her halükarda başınız belada!
Sonuçta tam bir mantıksal doğruluk değeri elde edemezsiniz, her
şey takla atar. O ne doğrudur ne de yanlıştır. Ve siz
bunları dikkate almayıp bunların sadece anlamsız kelime
oyunları olduklarını, ciddiyetten yoksun olduklarını
söyleyerek bunları defedebilirsiniz. Oysa Kurt Gödel daha sonra
çalışmalarını bu paradokslara dayayarak çok farklı bir
görüş ileri sürdü.
Gödel, Bertrand Russell’ın hayret verici bir keşif
yaptığını söyler; bizim mantıksal sezgilerimiz veya
matematiksel sezgilerimiz kendi kendileriyle çelişir, birbiriyle
uyuşturulamaz! Gödel, Russell’ın söylediklerinin büyük bir şaka
olduğunu düşünmek yerine Russell’ı çok ciddiye aldı.
Şimdi David Hilbert’e geçip onun, Cantor’un küme kuramı ve
Russell’ın paradokslarının neden olduğu krizin üstesinden
gelecek kurtarma planından bahsedeceğim.
Cantor’un sonsuz kümeler
kuramının ateşlendirdiği krize tepkilerden biri
biçimciliğe sığınmak olmuştur. Eğer kusursuz
görünen akıl yürütmeler sonucunda sıkıntıya
düşüyorsak, o halde çözüm, sembolik mantığı
kullanmaktır. Yapay bir dil oluşturarak o dilin içinde çok dikkatli
olup, oyunun kuralları neyse onu söyleyerek çelişkilere
düşmediğimizden emin olabiliriz. Çünkü, burada kusursuz görünen bir
parça akıl yürütme var ki bu çelişkilere yol açmaktadır.
İşte biz bu sorunun üstesinden gelmek istiyoruz. Fakat, doğal
dil muğlaktır—bir zamirin kime işaret ettiğini asla
bilemezsiniz. Bundan dolayı, gelin bir yapay dil oluşturalım ve
her şeyi çok net kılalım ve bütün çelişkilerinden
kurtulduğumuza emin olalım! Bu biçimcilik düşüncesiydi.
Şimdi ben, Hilbert’in
matematikçilerin böyle mükemmel bir yapay dil içinde çalışmak zorunda
olduklarını kastettiğini zannetmiyorum. Bu yapay dil daha çok
bir programlama diline benzeyecektir fakat amaç hesap yapmak değil;
akıl yürütmek, matematik yapmak ve çıkarım yapmaktır. Bu
Hilbert’in düşüncesidir. Fakat Hilbet, düşüncesini hiçbir zaman bu
şekilde ifade etmedi. Çünkü, o zaman programlama dilleri yoktu.
Peki, buradaki düşünceler
nelerdir? Her şeyden önce, Hilbert aksiyomatik yöntemin önemini
vurguladı.
Bu şekilde matematik
yapma fikri, antik Yunanlılara kadar ve özellikle güzel ve açık bir
matematiksel sistem olan Öklit geometrisine kadar dayanır. Lâkin, bu
yeterli değildir; Hilbert aynı zamanda sembolik
mantığı kullanmamız gerektiğini söylüyordu.
Sembolik mantığın da uzun bir
geçmişi vardır: Leibniz, Boole, Frege, Peano... Bu matematikçiler
akıl yürütmeyi cebire benzetmek istediler. İşte Leibniz: Kimin
haklı olduğunu tartışma yerine hesaplama ile
münakaşadan kaçınmayı önerdi—ve münakaşadan kastı
muhtemelen siyasi ve dini münakaşalardı-! Kavga yerine masaya
oturabilmeli ve “Beyler, buyurun hesaplayalım..” demelisiniz diyordu. Ne
güzel bir düş!...
Dolayısıyla fikir
şudur: matematiksel mantık aritmetik gibi belirsizlik ve yorum
soruları olmaksızın, sonuç içinden çıkarılabilir
olmalıdır. Sembolik bir dil ile yapay bir matematik dili kullanarak kusursuz
rigor [titiz, kesin, kati,
katı, sert Ç.N.] bir sonuca
ulaşabilmelisiniz. Matematikte ‘rigor’ kelimesinin “rigor mortis”[2] şeklinde
kullanıldığını duydunuz mu? [Gülüşmeler] Buradaki
katılık, o katılık değildir. Fakat fikir şudur;
bir önerme ya tamamıyla doğrudur ya da tamamıyla saçmadır,
ikisinin arasında bir şey yoktur. Biçimsel aksiyomatik sistem
içerisinde formüle edilen bir ispat mutlak olarak açık ve tamamıyla
pürüzsüz olmalıdır!
Başka
bir deyişle Hilbert, oyunun kuralları, tanımlar, temel
kavramlar, gramer ve dil—oyunun bütün kuralları—konusunda tamamıyla
net olmalıyız ki matematiğin nasıl
yapılacağı üzerinde uzlaşabilelim diyordu. Pratikte, bu tür
bir biçimsel aksiyomatik sistemi kullanmak çok zahmetli bir iş
olacaktır, fakat bu sistem felsefi olarak önemlidir. Çünkü böylece
matematiksel akıl yürütmenin herhangi bir parçasının bütün
sorularının doğruluğu bir defada çözülecektir.
Tamam mı? Öyleyse Hilbert’in
fikri oldukça açıktır. Hilbert sadece matematikteki aksiyomatik ve
biçimci geleneği takip ediyordu. Biçimcilik içindeki, formül kullanmadaki,
hesaplamadaki haliyle biçim! O yolun tamamını gitmek ve
matematiğin tümünü biçimselleştirmek istiyordu; bu yeterince makul
bir plana benziyordu. Hilbert devrimci değil, muhafazakar biriydi...
İşin ilginç tarafı, daha önce belirttiğim gibi; Hilbert’in
kurtarma planının işleyemeyeceği ve
başarılamayacağı dahası bu planı işler
kılmanın imkansız olduğu açığa çıktı!
Hilbert, sadece bütün
matematik geleneğini şu noktaya kadar takip ediyordu: Aksiyomatik
metot, sembolik mantık, biçimcilik... Hilbert, tamamen net olma ile
bütünüyle biçimsel bir aksiyomatik sistem oluşturmayı, yapay bir dil
üreterek de paradokslardan kaçınmayı hedefledi. Bunlar
paradoksları imkansız kılacak, paradoksları yasaklayacaktı!
Buna ek olarak, çoğu matematikçi muhtemelen Hilbert’in haklı
olduğunu, bunun elbette yapılabileceğini düşündü—bu
ise matematikteki şeylerin mutlak net olduğu, siyah veya beyaz
olduğu, doğru veya yanlış olduğu düşüncesidir.
Öyleyse Hilbert’in
düşüncesi, matematiğin bütünüyle neyle alakalı olduğuna
ilişkin mutedil düşüncenin uç ve abartılmış bir
versiyonudur: Oyunun kurallarının tümünü bir kez ve tamamıyla
belirleyip üzerinde anlaşabiliriz. Bunun yapılamayacağının
açığa çıkması büyük bir sürprizdir. Hilbert’in
yanıldığı açığa çıkmıştır,
ama o çok verimli bir yolda yanılmıştır. Çünkü Hilbert çok
güzel bir soru sormuştu. Aslında, bu soruyu sormakla gerçekten de metamatematik
denilen, matematiğin tümüyle yeni bir alanını kurmuş
oluyordu.
Matematiğin kendi içine
döndüğü, kendi kendini araştırdığı bir alan olan
metamatematikte, matematiğin neyi başarabileceğini veya neyi
başaramayacağını araştırırsınız.
Bu benim
alanım—metamatematik! Metamatematikte, matematiğe yukarıdan
bakarsınız ve matematiksel akıl yürütmeyi, matematiksel
akıl yürütmenin neyi başarıp
başaramayacağını tartışmak için
kullanırsınız. Temel düşünce: à la Hilbert (Hilbert
tarzı) matematiği bir kez yapay bir dil içine gömüp, tümüyle biçimsel
bir aksiyomatik sistem kurarak matematiğin herhangi bir manası
olduğunu unutabilirsiniz. O zaman matematiğe, sadece kağıt
üzerine işaretler koyarak oynadığınız aksiyomlardan
teorem çıkarmanıza yarayan bir oyun gözüyle bakabilirsiniz!
Bu matematiksel akıl
yürütme oyununun manasını unutabilirsiniz. O sadece sembollerle
birleştirme oyunudur! Belli kurallar vardır ve siz bu kuralları
çalışıp bu kuralların herhangi bir manası olduğunu
unutabilirsiniz!
Biçimsel bir aksiyomatik
sistemi inceleyip yukarıdan, dışarıdan
baktığınızda neyi araştırırsınız?
Ne tür sorular sorarsınız?
Pekala sorabileceğiniz
bir soru şudur: “0 eşittir 1”i ispatlayabilir misiniz?
0=1 ?
Neyse ki
yapamazsınız, fakat bundan nasıl emin olacaksınız? Emin
olmak zordur!
Ve herhangi bir A sorusu için,
A’nın doğrulanması için, durumun doğru olup
olmadığını, A’yı veya A’nın
karşıtını (A’nın değilini) ispatlamanın
mümkün olup olmadığını sorabilirsiniz.
A ? ¬A?
Buna bütünlük denir.
Herhangi
bir A sorusunu, ya onun doğruluğunu (A) ispatlayaraktan
ya da onun yanlışını (¬A) ispatlayaraktan
çözebiliyorsanız, böyle bir biçimsel aksiyomatik sisteme bütün denir.
Güzel bir şey olmalı! Başka ilginç bir soru da şudur: bir
önermeyi (A) ispatlayabiliyorsanız ve bunun tersini (¬A) de
ispatlayabiliyorsanız, buna tutarsızlık denir dahası
eğer bu gerçekleşirse, durum çok fena! Tutarlılık, tutarsızlıktan
çok iyidir!
Öyleyse Hilbert’in
düşüncesi, matematik içinde konusu matematiğin kendisi olan, yeni bir
alan oluşturmaktı. Fakat bunu, tamamıyla biçimsel bir
aksiyomatik sistem olmadan yapamazsınız. Çünkü herhangi bir
“anlam” matematiksel bir akıl yürütmeye içkin olduğu müddetçe bu
matematiksel akıl yürütme tümüyle öznel olacaktır. Matematik
yapmamızın nedeni elbetteki onun anlamlara sahip olmasıdır,
değil mi? Fakat eğer matematiksel yöntemleri kullanarak
matematiği ve matematiğin gücünü araştırmak
istiyorsanız, anlamı “billurlaştırmak” için onu
“kurutma”lı, kesin kurallar ile birlikte onu, yapay bir dil ile baş
başa bırakmalısınız. Gerçekten de bu yapay dil, öyle
bir dil olmalı ki mekanik bir ispat-kontrol algoritmasına
sahip olsun.
Hilbert’in sahip olduğu
kilit düşünce, bu mükemmel kurutulmuş veya
billurlaşmış aksiyomatik sistemi bütün matematik için tasavvur
etmesiydi. Hilbert’in düşündüğü bu sistemde kurallar o kadar kati
olacaktı ki, eğer herhangi bir matematikçi bir ispata sahip ise orada
mekanik bir hakem, bir prosedür olacak ve “Bu ispat kurallara uyar” veya “Bu
ispat yanlıştır, kurallara aykırıdır”
diyebilecektir. İşte bu, anlama veya öznel anlamalara bağlı
olmayan ve tamamıyla objektif matematiksel gerçekliği elde etmenin
yolu, onu tamamıyla hesaplamaya indirgemektir. Bazıları “Bu bir
ispattır” diye iddia ettikleri makaleyi, doğruluğuna karar
vermesi iki yıl süren beşer bir hakeme sunmak yerine, bir makineye
verebilir. Makine en sonunda; “Bu kurallara uyar” veya “4. satırda bir
yazım yanlışı vardır” veya “3. satırın
sonucu olduğu zannedilen 4. satırdaki şeyler, aslında sonuç
değildirler” der. Ayrıca, bu nihai bir karar olacaktır, temyize
gitmek yok!
Ana fikir, gerçekte
matematiğin bu şekilde yapılması gerektiği
değildir. Ben bunun bir iftira ve yanlış bir suçlama
olduğunu düşünüyorum. Hilbert’in gerçekten matematikçileri makinelere
dönüştürmek istediğini zannetmiyorum. Fakat Hilbert’in düşüncesi
şöyleydi: Eğer matematiği alır ve bu şekilde
işleyebilirseniz, matematiği matematiğin gücünü
araştırmak için kullanabilirsiniz. Hilbert’in bulduğu bu
çözüm önemli ve yeni bir şeydi. Hilbert, bunu matematiğin
geleneksel görüşünü yeniden doğrulamak, kendini haklı
çıkarmak için istemekteydi...
Hilbert bir aksiyomlar
kümesine ve bu biçimsel dile sahip olmayı önerdi. Bu biçimsel sistem,
hepimizin üzerinde anlaşabileceği ve bütün matematiksel akıl
yürütmeleri içerecek mükemmel bir sistem olacaktı! Bundan sonra
oyunun bütün kurallarını bileceğiz. Hilbert, bu biçimsel
aksiyomatik sistemin iyi olduğunu—yani tutarlı ve bütün
olduğunu— göstermek ve insanlara bunu kabul ettirmek için sadece metamatematiği
kullanmak istiyordu. Böylece felsefi sorunlar için “Bir ispat ne zaman
doğrudur?” ve “Matematiksel gerçeklik nedir?” soruları bir defada
çözümlenecekti. Bunun gibi, herkes matematiksel bir ispatın doğru
olup olmadığı konusunda anlaşabilecekti. Ve gerçekten de
biz bunun objektif bir şey olduğunu düşünüyorduk.
Başka bir deyişle,
Hilbert yalnızca diyordu ki; eğer matematik gerçekten nesnel ise ve
öznel elemanlar yok ise, matematiksel bir ispat ya doğru ya da
yanlış ise, o durumda orada bunu belirlemek için kesin kurallar
olmalı ve siz bütün detayları doldurduysanız yoruma
bağlı olmamalıdır. Bütün detayları doldurmanız
önemlidir—bu matematiksel mantığın görüşüdür; matematiksel
akıl yürütmeleri hayale yer kalmayacak, hiçbir şey
dışarıda kalmayacak şekilde çok küçük basamaklara
“atomize” etme düşüncesi! Eğer hiçbir şey
dışarıda kalmadıysa, bir ispat otomatik olarak kontrol
edilebilir. Bu gerçekte sembolik mantığın ta kendisi ve
Hilbert’in düşüncesidir.
Hilbert gerçekten de bunun
yapabileceğine inanıyordu. Böylelikle Hilbert bütün matematiği
biçimselleştirecek ve hepimiz de bu biçimselliğin oyunun
kuralları olduğunu kabul edecektik. O zaman matematiksel
gerçekliğin çok çeşitleri değil yalnızca bir versiyonu
olacaktı. Bir Alman matematiğine, bir Fransız matematiğine,
bir İsveç matematiğine ve bir Amerikan matematiğine sahip olmak
istemiyoruz. Hayır, biz evrensel bir matematik, matematiksel
gerçeklik için evrensel bir kriter istiyoruz! O zaman herhangi bir ülkedeki bir
matematikçi tarafından yazılan bir makale başka ülkelerdeki
matematikçiler tarafından anlaşılabilir. Mantıklı
gelmiyor mu?! Neticede, 1931’de Kurt Gödel bunun tamamen mantıksız
olduğunu, asla yapılamayacağını gösterdiği
zaman, bunun ne kadar şok edici olduğunu hayal edebilirsiniz!
Kurt Gödel Eksikliği Keşfeder (1931)
Gödel
bunu Viyana’da yaptı. Fakat öyle zannediyorum ki, Gödel, şimdiki Çek
Cumhuriyetinin Brünn veya Brno şehrinden. O zamanlar Brünn,
Avusturya-Macaristan imparatorluğunun bir parçasıydı. Gödel,
daha sonra Princeton’daki İleri Araştırmalar Enstitüsündeydi.
Ben birkaç hafta önce Gödel’in Princeton’daki mezarını ziyaret ettim.
Gödel’in evinin şimdiki sahibi, beni evini incelerken görünce
[Gülüşmeler] polisi aramak yerine, beni evini ziyaret etmem için davet
edecek kadar nazik biri! Onlar, bazı insanların tarihsel nedenlerden
ötürü ilgilendikleri bir evin içinde olduklarını biliyorlar.
Peki öyleyse Kurt Gödel ne
yaptı? Evet, Gödel matematiğin ne ile alakalı olduğu
hakkındaki bu görüşü aşağı yukarı çürüttü. Gödel,
meşhur sonucuna ulaştı: “Gödel’in eksiklik teoremi”.
Gödel’in
ulaştığı sonucu, Gödel’in orijinal yoluyla açıklayan
sevimli bir kitap var. Gödel’in İspatı diye
adlandırılan bu kitap, Nagel ve Newman tarafından
yazılmıştır. Bu kitabı çocukken okumuştum,
kırk yıl geçti kitap hâlâ satılmakta!
Gödel’in bu
şaşırtıcı sonucu nedir? Gödel’in umulmadık
keşfi, Hilbert’in yanıldığı, biçimciliğin
yapılamayacağıdır. Yani, içinde bir şeyin doğru
olup olmadığını duru ve açık kılacak, bütün
matematiksel gerçekliği kapsayacak, bir kurallar kümesi üzerine
anlaşıp matematiğin tümü için biçimsel bir aksiyomatik sisteme
sahip olacak hiçbir yol yoktur!
Daha net bir ifadeyle,
Gödel’in keşfettiği şey şuydu; sadece temel aritmetik ile,
0, 1, 2, 3, 4... ile ve toplama ve çarpma ile ilgilenin – bu “temel sayı
kuramı” veya “aritmetik”tir— ve bunun için sadece bir aksiyomlar kümesini
elde etmeye çalışın —bildik aksiyomlar Peano aritmetik diye
adlandırılır—, bu durumda bile başaramazsınız!
Toplama, çarpma, ve 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10… hakkındaki bütün
gerçeği ve sadece gerçeği elde etmeye çalışan herhangi
bir aksiyomlar kümesi eksik olmaya mahkumdur. Daha net bir ifadeyle, bu
aksiyomatik sistem ya tutarsız olacak veya eksik olacaktır.
Dolayısıyla, eğer siz bir aksiyomatik sistemin yalnızca doğruyu
söylediğini kabul ederseniz, o zaman bu sistem size bütün
doğruları söylemeyecektir. Toplama, çarpma ve 0, 1, 2, 3, 4…
hakkındaki bütün doğruları elde etmenin hiç bir yolu yoktur!
Özelde, eğer aksiyomların sizin yanlış teoremler
ispatlamanıza izin vermediğini kabul ederseniz, bu durumda
aksiyomatik sistem eksik olacaktır yani bu aksiyomlardan çıkan fakat
ispatlayamayacağınız doğru teoremler olacaktır!
Bu kesinlikle harap edici bir
sonuçtur ve bütün matematik felsefesi geleneği yere serilmiştir! Bu
sonuç o zaman kesinlikle yıkıcı olarak düşünüldü. Fakat,
belki siz 1931’de, hakkında endişelenilecek başka birkaç
problemin olduğuna dikkat ettiniz. Avrupa’nın içinde bulunduğu
durum kötüydü. Önemli bir ekonomik kriz vardı ve bir savaş
tertipleniyordu. Bütün problemlerin matematiksel olmadığına
katılıyorum! Yaşamda epistemolojiden çok daha başka
şeyler de vardır! Fakat, merak etmeye başladınız.
Pekala, eğer matematiğin geleneksel görüşü doğru
değilse, o zaman doğru olan ne? Gödel’in eksiklik teoremi
şaşırtıcıydı ve aynı zamanda korkunç bir
şoktu.
Gödel bunu nasıl
başardı? Evet, Gödel’in ispatı çok zekicedir. Nerdeyse
çılgınca bir şeye benzeyen ispat, oldukça paradoksaldır.
Gödel yalancı paradoksu ile başlar (“Ben yanlışım!”)
ki bu ne doğru ne de yanlıştır.
“Bu cümle
yanlıştır!”
Dahası, Gödel’in
yaptığı şey kendi kendine “Ben ispatlanamam!” diyen bir
cümle üretmektir.
“Bu cümle ispatlanamaz!”
Eğer siz temel sayı
kuramında, aritmetikte, böyle bir cümle yazabilirseniz- ispatlanamaz
olduğunu ifade eden matematiksel bir cümleyi nasıl
yaparsınız bilmiyorum, bunu yapabilmeniz için çok zeki olmanız
gerekir -fakat eğer bunu başarabilirseniz, bir çıkmazda
olduğunuzu görmek kolaydır. Sadece üzerinde biraz düşünün. Başınızın
belâda olduğunu görmeniz kolaydır. Çünkü eğer ispatlanabilirse,
cümle yanlıştır, değil mi? O halde siz
çıkmazdasınız, siz yanlış sonuçları
ispatlamaktasınız. Dahası eğer cümle ispatlanamazsa ve
ispatlanamaz olduğunu söylüyorsa, bu durumda o cümle doğrudur, ve
matematik eksiktir (tamamlanamazdır). Dolayısıyla her halükarda
başınız beladadır! Hem de büyük bir belada!
Gödel’in orijinal ispatı
çok çok zekicedir ve anlaşılması güçtür. İçinde
yığınla karmaşık teknik detay vardır. Fakat
eğer onun orijinal makalesine bakarsanız, bana öyle geliyor ki,
içinde çok sayıda LISP[3]
programlaması var veya en azından LISP programlamasına
bayağı benzeyen bir şeyler var. Neyse, şimdi biz onu LISP
programlaması diye adlandıracağız. Gödel’in ispatı çok
fazla sayıda yinelenen fonksiyon içerir ve bu fonksiyonlar listelerle
ilgilenen fonksiyonlardır ki bunlar LISP’in tam olarak ne olduğudur.
O halde, 1931’de programlama dilleri olmasa bile, olayın
gerçekleşmesinden programlama dilinin önemini kavramanın etkisiyle
Gödel’in orijinal makalesinde açıkça bir programlama dili görürüz. Ve bu
programlama diline bildiğim en yakın programlama dili LISP’dir,
katıksız LISP’dir, yeterince ilginç olarak yan etkileri olmayan
LISP’dir. Ki bu LISP’in kalbidir.
Neticede, bu çok çok
etkileyici bir sonuçtu ve insanlar gerçekte bunun ne anlama geldiğini
bilmiyorlardı.
Şimdi ileriye dönük
ikinci önemli adım Alan Turing tarafından yalnızca beş
yıl sonra, 1936’da meydana geliyordu.
Turing’in bütün bu sorunlara
yaklaşımı Gödel’inkinden tamamen farklı ve daha derindir;
çünkü Turing onu klozetten çıkarmıştır! [Gülüşmeler]
Onun klozetten çıkardığı şey bilgisayardı!
Bilgisayar Gödel’in makalesinde zımnidir. Fakat gerçekte bu, sıradan
bir faniye görünür değildir, sadece o zaman değil, ancak ehemmiyetini
fark ettikten sonra geriye dönük bakışlarla görülebilir. Dahası
Turing gerçekte onu açığa çıkarmıştır.
Hilbert bir ispatın
kurallara uygun olup olmadığına karar verecek “mekanik bir
prosedür” olması gerektiğinden bahsetmişti. Ancak Hilbert
mekanik bir prosedür ile ne kastettiğini hiçbir zaman netleştirmedi,
bu tez kelimelerle sınırlı kaldı. Fakat Turing aslında
kastedilen şeyin bir makine olduğunu söyledi, ve bir çeşit
makine ki biz şimdi buna bir Turing makinesi diyoruz—fakat Turing’in
orijinal makalesinde bu şekilde adlandırılmamaktaydı.
Doğrusu, Turing’in makalesi, aynen Gödel’in makalesi gibi, bizim
şimdi bir programlama dili ile kastettiğimiz şeyi içeriyordu.
Fakat bu iki programlama dili birbirinden çok farklıydı. Turing’in
programlama dili LISP gibi yüksek-seviyeli bir dil olmaktan çok bir makine
diline benziyordu. Aslında o, çok basit olduğundan, bugün hiç
kimsenin kullanmak istemeyeceği türden berbat bir makine dilidir.
Fakat Turing şu noktaya
işaret eder: Turing makinesi çok basit olmasına ve makine dili
oldukça ilkel olmasına rağmen, o çok esnek ve oldukça
genel-amaçlı bir makinedir. Gerçekte, Turing, bir insan
varlığının yapabileceği herhangi bir hesaplamayı,
böyle bir makineyi kullanarak yapmak mümkün olmalıdır diyordu.
Turing’in düşünce alıştırmaları şimdi çok önemli
bir safhaya ulaşıyordu. Onun sorduğu şey böyle bir makine
için neyin imkansız olduğudur? O makine ne yapamaz?
Dahası, hemen o hiçbir Turing makinesinin halledemeyeceği bir soru
buldu; öyle bir problem ki hiçbir Turing makinesi çözemez. Bu duraksama
(halting: bocalama, Ç.N.) problemidir, bir Turing makinesinin veya bir
bilgisayar probleminin en sonunda duraksayıp duraksamayacağına
önceden karar verme problemi.
Turing’in 1936 makalesi
hakkındaki şaşırtıcı şey şudur. Her
şeyden önce Turing, herhangi bir makinenin yapabileceği şeyi
yapabilen esnek bir makineye, evrensel veya genel-amaçlı bir bilgisayar
düşüncesine ulaştı. Herhangi bir hesaplamayı yapabilen bir
hesap makinesi ki biz şimdi buna genel-amaçlı bir bilgisayar [computer: hesaplayıcı, hesap
yapıcı Ç.N.] diyoruz. Turing hemen
ardından böyle bir makinenin yapabileceklerinin sınırlı
olduğunu gösterdi. Bu tür herhangi bir makine ile yapılamayacak
şeyleri Turing nasıl buldu? Evet, çok kolay! Bu, bir bilgisayar
programının süre sınırlaması olmaksızın en
sonunda duraksayıp duraksamayacağı sorusudur.
Eğer süre sınırlaması koyarsak, bu çok kolaydır. Bir
programın bir yıl içinde duraksayıp
duraksamayacağını öğrenmek isterseniz, programı sadece
bir yıllığına çalıştırır neticede
duraksayıp duraksamayacağını görürsünüz. Turing, süre
sınırlaması yok ise başımızın büyük bir
belada olduğunu göstermiştir. Şimdi şöyle diyebilirsiniz:
“Bir yıldan fazla süre alan bir bilgisayar programı ne kadar hoştur?!
Her zaman bir süre sınırlaması vardır!” Kabul ediyorum, bu
pür matematiktir, gerçek dünya değildir. Yalnızca sonsuzlukla
başınız belada! Fakat Turing şunu gösterdi ki eğer
süre sınırı koymazsanız, o durumda siz gerçek
zorlukların içindesiniz.
Bu duraksama problemi olarak anılır. Dahası, Turing bir
programın en sonunda duraksayıp duraksamayacağına önceden
karar vermenin herhangi bir yolu olmadığını gösterdi.
Sadece sabırlı olup, onu çalıştırarak neticede onun
duraksayıp duraksamayacağını keşfedebilirsiniz. Sorun
onu ne zaman bırakacağınızı kestirememenizdir. Turing,
—bir şekilde Cantor’un sonsuz kümeler kuramından alınan— çok
basit bir argüman olan Cantor’un köşegen argümanıyla (bunların
tamamını açıklayacak zamanım yok) bu problemin
çözülemeyeceğini gösterebildi.
Hiçbir bilgisayar programı size başka bir bilgisayar
programının neticede duraksayıp duraksamayacağını
peşinen söyleyemez. Ve sorun, duraksamayanlardır. Bu, gerçekten bir
sorundur. Sorun, ne zaman sona erdireceğimizi bilmemektir.
Şimdi bu konuda ilginç olan şey, Turing’in hemen sonuç olarak şu
çıkarımı yapmasıdır. Eğer hesaplama öncesi
bir programın duraksayıp duraksamayacağına karar vermenin
hiçbir yolu yok ise, akıl yürütme öncesi de çıkarım
yapmanın herhangi bir yolu yoktur. O halde hiçbir biçimsel aksiyomatik
sistem, bir programın duraksayıp duraksamayacağını
önceden kestiremez.
Çünkü eğer siz bir programın duraksayıp
duraksamayacağı sonucunu çıkarmak için her zaman biçimsel bir
aksiyomatik sistem kullanabiliyorsanız, o halde, bu size sonucu önceden
hesaplamanın bir yolunu peşin olarak verecektir. Siz, sadece
olası çıkarımları tüketerek—bunu pratikte yapamazsınız—
fakat prensipte programın en sonunda duraksayacağının ya da
hiçbir zaman duraksamayacağının ispatını bulana kadar,
hangilerinin doğru olduğunu kontrol ederek olası ispatları
büyüklük sırasına göre tüketebilirsiniz.
Bu tamamıyla biçimsel bir aksiyomatik sistem fikrini kullanmaktır ki
bunun için matematikçi olmanız gerekmez—sadece bu hesaplamayı bir
bilgisayarda tüketirsiniz. Bir ispatın doğruluğunu kontrol etmek
mekanik bir şeydir. Öyleyse bir programın duraksayıp
duraksamayacağını her zaman ispat edebilen ve sonuç
çıkarabilen biçimsel bir aksiyomatik sistem bulunsaydı, o zaman bu
size bir programın duraksayıp duraksamayacağını
önceden tahmin edebilen bir yol verecekti. Fakat bu imkansızdır,
çünkü siz “Bu cümle yanlıştır!” gibi bir paradoksun içine
düşersiniz. Şöyle bir program elde ettiniz: Bu program duraksar ancak
ve ancak bu program duraksamaz. Temelde problem budur. Russell paradoksundaki
ile aynı tada sahip bir argümanla karşılaştık.
Böylelikle Turing bu sorunlara Gödel’den daha derin dalmıştır.
Bir öğrenci olarak Gödel’in ispatını okuduğumda,
ispatı basamak basamak takip edebiliyordum. İspatı, hoş bir
çalışma olan Nagel ve Newman’ın kitabından okudum. Hayli
anlaşılır, mükemmel bir kitap! 1958’de basılmış
ve hâlâ yayında... Fakat ben, Gödel’in ispatıyla gerçekten
kapıştığımı, onu anladığımı
hakikaten hissedemiyordum. Her şey çok nazik, çok kırılgan ve
çok yapay görünüyordu... Dahası hesaplama konusundaki bu işler
klozetteydi, Gödel’in içindeydi, fakat açıkta değil, gizliydi. Biz
gerçekten onunla mutabık değiliz.
Turing, şimdi, gerçekten ilerliyordu. Bence, bütün mesele hakkında
daha derinlere iniyordu. Sırası gelmişken; Turing, sadece
Gödel’in üzerinde çalıştığı aksiyomatik sistemin
değil, hiçbir biçimsel aksiyomatik sistemin
işleyemeyeceğini gösteriyordu. Fakat bu biraz farklı bir
bağlamda gerçekleşiyordu. Gerçekte Gödel 0, 1, 2, 3, 4 ... toplama ve
çarpmaya bakıyordu. Turing ise daha tuhaf bir matematiksel sorunla
ilgileniyordu. O, bir programın duraksayıp duraksamayacağı
sorunu ile ilgileniyordu. Bu ise, Gödel’in orijinal makalesinin zamanında var
olmayan matematiksel bir problemdi. Görüyorsunuz ki Turing tamamıyla
yeni kavramlarla çalışmıştır...
Fakat Gödel’in son derece zekice makalesi, Hilbert’in yanılmış
olabileceğini hayal etme cesaretine sahip olan tek makale değildi. O
zamanın başka ünlü bir matematikçisi vardı: von Neumann—yeri
gelmişken, onun mezarını Princeton’da Gödel’in
mezarının yakınında bulduğumu belirteyim—. Von Neumann,
herhalde Gödel veya herhangi biri kadar zekiydi. Fakat von Neumann, Hilbert’in
yanılmış olabileceğini hiçbir zaman aklına
getirmemişti. Ve Gödel’in sonuçlarını
açıkladığını duyduğu zaman von Neumann, hemen onu
takdir etti ve sonuçlarını çıkarmaya koyuldu. Lakin von Neumann,
“Onu kaçırdım, gemiyi kaçırdım, onu doğru olarak
anlamadım!” diyordu. Dahası Gödel yaptı, öyleyse Gödel çok daha
derindi...
Gödel’in makalesi gibi, Turing’in makalesi de teknik detaylarla doludur. Çünkü
Turing’in makalesinde bir programlama dili vardır dahası Turing
nispeten daha büyük bir program verir. Tabi ki verdiği bu programın
hataları vardı, çünkü bu programı—evrensel Turing makinesi için
hazırlanmış bir programdır— önce
çalıştırıp sonra hataları düzeltemiyordur. Ancak,
temel şey fikirlerdir ve Turing’in çalışmasındaki yeni
fikirler sadece çok heyecan vericidir! Bu nedenle ben Turing’in, Gödel’in
ötesine geçtiğini düşünüyorum, fakat Gödel’in ilk adımı
attığını hatırlamalısınız. Ve ilk
adım tarihsel olarak en zordur ve en çok cesaret isteyen
adımdır. Von Neumann’ın hiçbir zaman aklına gelmeyen,
Hilbert’in yanılmış olabileceğini düşünme gibi bir
şey!
Peki, sonra ne oldu? II. Dünya savaşı başladı. Turing
kriptografi çalışmalarına koyuldu, von Neumann atom bombası
patlamalarının nasıl hesaplanacağı üzerine
çalışmaya başladı ve insanlar bir süreliğine eksiklik
teoremini unuttu.
Burası benim sahnede göründüğüm yerdir. Bu sorunlarla ilgilenen
matematikçiler nesli II. Dünya savaşı ile birlikte sahneden çekildiler.
1950’lerde ben Birleşik Devletlerde, daha sonra Nagel ve Newman’ın
kitabı olacak Scientific American’daki orijinal makaleleri okuyan
bir çocuktum.
Ben, matematikçilerin Gödel’i unutup, kendi favori problemleri üzerine
çalışmaya koyulduklarının farkına varmadım.
Kendimi eksikliğe kaptırmıştım ve onu anlamakta
ısrar ediyordum. Gödel’in eksiklik sonucu ilgimi çekmişti. Fakat ben
onu gerçekten anlayamamıştım, zannımca orada bir
bityeniği vardı... Turing’in yaklaşımında olduğu
gibi, bunun daha derinlere indiğini düşünüyorum, fakat hâlâ tatmin
olmuş değildim, onu daha iyi anlamak istiyordum.
Daha sonra ben rastgelelik hakkında tuhaf bir görüşe vardım...
Ben çocukken başka meşhur bir entelektüel mevzu hakkında
bayağı bir tartışma okumuştum—matematiğin
temelleri konusunda değil, fiziğin temelleri konusundaki bir
sorun! Bunlar, görelilik kuramı ve kozmoloji ve daha çok kuantum
mekaniği ve atomda neler olduğu üzerineydi. Öyle görünüyor ki,
nesneler küçüldüğü zaman fiziksel dünya, bu sınıftaki nesnelerin
davranışına tümüyle benzemeyen davranışlar gösteriyor.
Orada nesneler bütünüyle çılgın gibi davranıyorlar. Gerçekte
atomdaki nesneler rastgeledir—özünde önceden tahmin edilemezdir.
Einstein bu düşünceden nefret ederdi. O, “Tanrı zar atmaz!” derdi.
Yeri gelmişken belirtelim, Einstein ve Gödel, Princeton’da
arkadaşlardı ve başkaları ile çok fazla
konuşmazlardı. Birinden Einstein’ın, Gödel’in beynini kuantum
mekaniği aleyhine yıkadığını duymuştum!
[Gülüşmeler] Fizikçi John Wheeler, bana, Gödel’e kuantum belirsizliği
ile Gödel’in eksiklik teoremi arasında herhangi bir bağ olup
olmadığını sorduğunu fakat Gödel’in
tartışmayı kabul etmediğini anlatmıştı...
Bunların tümü hakkında okuyordum ve şunu merak etmeye
başladım—zihnimin bir köşesinde şöyle bir soru belirdi— pür
matematikte de rastgelelik olabilir mi?
Kuantum mekaniğindeki görüş: Gelişigüzelliğin temel
olduğu ve rastgeleliğin evrenin temel bir parçası
olduğudur. Gündelik hayatta nesnelerin önceden tahmin edilemez
olduğunu biliyoruz. Halbuki kuramda, Newton fiziğinde ve hatta
Einstein’ın görelilik kuramında bile—bunların tümü kuantum
fiziği karşısında klasik olarak
adlandırılır— geleceği önceden tahmin edebilirsiniz.
Denklemler ihtimali değil deterministtir. Eğer
başlangıç koşullarını sonsuz hassasiyetle tam olarak
bilir, denklemleri uygularsanız herhangi bir gelecek zamanı ve
geçmişi bile sonsuz hassasiyetle önceden tahmin edebilirsiniz. Çünkü
denklemler her iki yöne, her iki istikamete de çalışır. Denklemler
zamanın istikametini umursamaz...
Bu şahane şey, bazen Laplasçı determinizm olarak
anılır. Öyle zannediyorum ki, böyle anılmasının
sebebi, Laplace’ın nerdeyse iki asır önce basılan Essai
Philosophique sur les Probabilités adlı kitabıdır. Bu kitabın
başında Laplace, prensipte Newton’un kanunlarını
uygulayıp, şu anki şartları tam olarak bilen habis birinin,
gelişigüzel bir uzaklıkla geleceği veya geçmişi tahmin
edebileceğini açıklar. Bu tür dünya, hür irade ve ahlaki sorumluluk
hakkında konuşabileceğiniz bir yer değildir fakat fiziksel
hesaplamalar yapıyorsanız büyük bir dünyadır, çünkü her
şeyi hesaplayabilirsiniz!
Halbuki 1920’lerde kuantum mekaniği ile birlikte Tanrı atomda zar
atıyor gibi görünmeye başladı. Çünkü, kuantum mekaniğinin
temel denklemi Schrödinger denklemidir ve bu denklem, elektronun ne
yapacağının olasılığı
hakkındadır. Temel nicelik bir olasılıktır ve bu bir
dalga denklemidir. Bu denklem, nasıl bir olasılıkla
dalganın kendisi üzerine tesir ettiğini söyler. Dolayısıyla
tümüyle değişik bir denklemdir, çünkü Newton fiziğinde bir
parçacığın doğrultusunu tam olarak hesaplayabilir ve
nasıl davranacağını tam olarak bilebilirsiniz; oysa kuantum
mekaniğinde temel denklem, olasılıklardan bahseden bir
denklemdir! Hepsi bu, var olan her şey budur!
Bir elektronun nerede olduğunu ve hız vektörünün ne olduğunu—tam
olarak hangi yönde ve ne kadar hızla gittiğini— harfiyen bilemezsiniz.
Klasik fizikte olduğu gibi bir atomun, sonsuz hassasiyetle bilinen belli
bir durumu yoktur. Bir elektronun nerede olduğunu tam olarak bilirseniz, o
zaman onun hızı—momentumu— çılgınca
belirsizleşecektir. Eğer siz elektronun hangi yönde ve hangi
hızda gittiğini bilirseniz, o zaman onun konumu sonsuz
belirsizleşecektir. Bu iyi bilinen Heisenberg belirsizlik prensibidir.
Burada bir şeyi elde etmek için başka bir şeyi feda etmek
gerekir, fiziksel evrenin bu şekilde çalıştığı
görünüyor...
İlginç tarihsel bir gerçek olarak insanlar bu fikirden nefret
ettiler—Einstein nefret etti— fakat şimdi bunu kullanabileceklerini
düşünüyorlar! Kuantum hesaplama olarak adlandırılan yeni
bir çılgın alan vardır, buradaki düşünce onunla
dövüşmeye bir son vermektir. Eğer ona üstün gelemiyorsanız, ona
katılın! Yani siz kuantum paralelizm olarak
adlandırılan bir şeyi kullanarak belki de yepyeni bir teknoloji
üretebilirsiniz. Eğer bir kuantum bilgisayarı belirsiz ise, belki siz
aynı anda belirsiz olarak çok işlem yaptırabilirsiniz!
Dolayısıyla amaç onunla dövüşmek değil onu
kullanmaktır, ki bu büyük bir fikirdir.
Fakat ben henüz çocukken insanlar hâlâ bunun üzerinde
tartışıyorlardı. Kuantum mekaniğinin
inşasına yardım etmesine rağmen Einstein bununla hâlâ
savaşıyordu. Ve insanlar “Zavallı adam. Hayatının en
önemli devrini tamamladı!” diyorlardı.
Bundan dolayı ben pür matematikte de bir rastgelelik olabilir diye
düşünmeye başladım. Eksiklik için gerçek sebepler var
olabilir diye şüphelenmeye başladım. Bu noktaya bir örnek, temel
sayı kuramıdır ki, orada çok zor bazı sorular vardır.
Bireysel asal sayıları ele alalım. Eğer onların
detaylı yapılarını merak ediyorsanız, asal
sayılar önceden tahmin edilemez bir şekilde davranırlar. İstatistiksel
modellerin olduğu doğrudur. Asal sayı teoremi adı
verilen ve genel olarak asal sayıların ortalama dağılımını
oldukça doğru olarak tahmin eden bir şey vardır. Fakat bireysel
asal sayıların detaylı bir dağılımına
gelince, bu oldukça rastgele görünüyor!
Böylece ben rastgelelik hakkında düşünmeye başladım...
Belki de bu, gerçekte neler olduğudur ve bütün bu eksiklik için daha derin
bir sebep var diye düşünmeye başladım. Böylece 1960’larda ben ve
benden bağımsız olarak başka bazı insanlar, yeni
fikirlere ulaştı. Bu yeni fikirler kümesini algoritmik bilgi
kuramı olarak adlandırmayı seviyorum.
Bu isim onu çok etkileyici
kılıyor ama temel fikir yalnızca bilgisayar
programlarının boyutuna bakmaktır. Gördüğünüz üzere, bu
sadece bir karmaşıklık ölçütüdür, sadece hesabî
karmaşıklığın bir türüdür...
Öyle zannediyorum ki hesabî karmaşıklık
fikrini ilk duyduğum kişilerden biri von Neumann’dır. Turing,
matematiksel bir kavram olarak bilgisayar fikrini bulmuştur. Bu asla hata
yapmayan, çalışması için ne kadar zaman ve yer lazımsa ona
sahip olan mükemmel bir bilgisayardır. Her zaman sonludur fakat
hesaplamalar ne kadar uzarsa o kadar gidebilir. Turing bu fikre
ulaştıktan sonra, bir matematikçi için sonraki mantıksal
basamak, bir hesaplama yapması için gereken süreyi—onun
karmaşıklığını— araştırmaktır.
Gerçekten de von Neumann, zannediyorum 1950 civarında, bir yerde,
hesaplamaların zamansal karmaşıklığı ile
ilgili yeni bir alanın olması gerektiğini tavsiye etmiştir.
Bu alan şimdi çok gelişmiş bir alandır.
Dolayısıyla, insanların çoğu bununla uğraşıyorsa,
o halde ben başka bir şeyle uğraşacağım!
Pratik açıdan süre çok
önemli olsa bile, hedefim süreye bakmak değil, bilgisayar
programlarının büyüklüğüne, verilen bir hedefi
gerçekleştirmesi için bilgisayara vermeniz gereken bilgi miktarına
bakmaktı. Pratik bir bakış açısından, gerekli bilgi miktarı
çalışma süresi kadar ilginç değildir. Tabi ki bilgisayarlar için
işlemleri mümkün olduğunca hızlı yapmak çok önemlidir...
Halbuki kavramsal bir bakış açısıyla açığa
çıktı ki, bu yol hiç önemli değil. Temel bir felsefî
bakış açısıyla, doğru olan, süreye bakmak
değil, bilgisayar programının büyüklüğüne
bakmaktır. Niçin? –Açıkçası şunu da ifade etmekte fayda
var, bu fikir şahsıma ait olduğu için bu fikri
kayıracağım! Çünkü, program-büyüklüğü
karmaşıklığı fizikteki bir çok temel madde ile
bağlantılıdır.
Biliyorsunuz, fizikte entropi denen bir kavram vardır. Entropi bir
sistemin ne kadar düzensiz olduğunun bir ölçütüdür. Entropi özellikle
meşhur 19. yüzyıl fizikçisi Boltzmann’ın
çalışmalarında çok önemli bir rol oynamış ve entropi,
istatistiksel mekanik ve termodinamik alanlarını kurmuştur.
Entropi fiziksel bir sistemin ne kadar düzensiz olduğunu, ne kadar kaotik
olduğunu ölçer. Bir kristal düşük bir entropiye sahiptir, yüksek
sıcaklıktaki bir gaz ise yüksek entropiye sahiptir. Entropi, kaos veya
düzensizliğin miktarıdır ve fizikçilerin sevdiği bir
rastgelelik kavramıdır.
Dahası, entropi bazı
temel felsefî sorularla ilintilidir—başka bir meşhur
tartışma olan, zamanın oku sorunu ile de
alakalıdır. Boltzmann, istatistiksel mekanik denen bu harika şeyi
keşfettiğinde—onun kuramı, bugün 19. yüzyılın
şaheserlerinden kabul edilir ve şimdiki fizik, istatistiksel
mekaniktir—, hayatına intihar ederek son verdi, çünkü insanlar onun
kuramının açıkça yanlış olduğunu
söylüyorlardı! Niçin açıkça yanlıştı? Çünkü,
Boltzmann’ın kuramında entropi artmalıydı ve bundan
dolayı, zamanın bir oku bulunuyordu. Fakat Newtoncu fiziğin
denklemlerine bakarsanız, orada zaman ters döndürülebilirdir. Gelecek
hakkında kehanette bulunma ile geçmişi tahmin etme arasında fark
yoktur. Eğer siz bir anda her şeyin tam olarak nasıl
olduğunu bilirseniz, her iki yöne de hareket edebilirsiniz. Denklemler
yönlere aldırmazlar. Zamanın yönü yoktur, geriye doğru gitme
aynen ileriye doğru gitme gibidir.
Fakat günlük hayatta ve Boltzmann’ın istatistiksel mekaniğinde,
ileriye gitme ve geriye gitme arasında fark vardır. Cam bardaklar
kırılır, halbuki kendiliğinden yeniden birleşmezler!
Ve Boltzmann’ın kuramına göre, entropi artmalı ve sistem daha da
düzensizleşmelidir. Fakat, insanlar “bunu Newtoncu fiziğin
sonuçlarından çıkaramazsınız!” diyordu. Boltzmann buna
aldırış etmiyor, gazı inceliyordu. Bir gazın
atomları bilardo topları gibi sıçrarlar. Bilardo topları modeli,
bir gazın nasıl çalıştığının modelidir.
Ve her etkileşim ters döndürülebilirdir. Eğer bir filmi geriye
doğru çalıştırırsanız aynı görünür.
Eğer bir gazın küçük bir bölümüne kısa süreli bakarsanız,
filmi doğru yönde mi yanlış yönde mi izlediğinizi
söyleyemezsiniz.
Fakat Boltzmann’ın kuramı zamanın bir oku bulunduğunu
söylüyor—Bir sistem düzenli bir hâlde başlar ve çok karışık
bir düzensiz hâl ile son bulur. Almanca’da korkunç bir ifade bile vardır: ısı
ölümü. İnsanlar, Boltzmann’ın kuramına göre evrenin korkunç,
çirkin bir maksimum hâl ile veya ısı ölümü ile son
bulacağını söylüyorlardı! Bu korkunç bir tahmindi! Bundan
ötürü Boltzmann’ın kuramı çokça tartışıldı. Ve
belki de Boltzmann’ın intihar etmesinin nedenlerinden biri de budur.
Benim görüşlerim ile Boltzmann’ın görüşleri arasında
bağlantılar var. Çünkü bilgisayar programlarının
büyüklüğüne bakmak, fiziksel bir sistemin düzensizlik ölçüsü ile
bayağı benzeşir. Bir gazın bütün atomlarının
yerini söylemek için büyük bir program gerekir. Fakat bir kristal, düzenli
yapısından dolayı o kadar büyük bir program gerektirmez. Entropi
ile program-büyüklüğü karmaşıklığı kavramı
yakından alakalıdır...
Program-büyüklüğünün karmaşıklığı fikri,
aynı zamanda bilimsel metot felsefesi ile de alakalıdır. En
basit kuramın en iyi olduğunu söyleyen Ockhamlı’nın
usturası fikrini duymuşsunuzdur. Pekala kuram nedir? Kuram,
gözlemleri önceden tahmin etmek için hazırlanan bir bilgisayar
programıdır. Ve en basit kuramın en iyi olduğunu söyleyen
kuram fikri, kısa bir bilgisayar programı en iyi kuramdır
şekline dönüşür. Ya kısa bir kuram yoksa? Ya deneysel bilgilerin
verili bir kümesini yeniden üretmek için en kısa program veya en iyi
kuram, bilgilerin çokluğuyla aynı olursa? O zaman kısa
bir programı işe yaramaz, uydurulmuş demektir. Oysa bilgiler
sıkıştırılamaz, rastgeledir. Bu durumda kuram
faydalı bir iş görmez. Bir kuram, bilgileri çok daha küçük kuramsal
varsayımlar kümesine sıkıştırabildiği ölçüde
iyidir. Ne kadar sıkıştırma olursa o kadar iyidir! Fikir
budur...
Dolayısıyla, program büyüklüğü fikrinin büyük felsefi ehemmiyeti
vardır ve siz rastgeleliği veya maksimum entropiyi, hiç
sıkıştırılamayan bir şey olarak
tanımlayabilirsiniz. Bu, öyle bir nesnedir ki, esasen onu
başkalarına tanımlayabilmek için, onlara o nesneyi gösterip, “Bu
budur” demekten başka çıkar yolunuz yoktur. Çünkü bir yapı veya
model (pattern: örüntü, Ç.N.) yoktur. Kısa bir tanımlama yoktur. Ve
bir şey, “bizatihi kendisi” olarak anlaşılmalıdır,
indirgenemezdir.
Rastgelelik=Sıkıştırılamazlık
Öteki uç, çok düzenli bir modeli bulunan nesnedir. Böylece siz sadece
şöyle diyebilirsiniz: o, “milyon tane 0” veya “01’in yarım milyon
defa tekrarı”, 01,01,01 çiftlerinin yarım milyon kez
tekrarını içerir. Bunlar çok kısa bir tanıma sahip, çok
uzun nesnelerdir. Çok kısa bir tanıma sahip uzun nesnelerden biri efemeris’tir.
Zannediyorum böyle adlandırılıyordu. Bu, gökte görüldüğü
gibi, gezegenlerin günlük ve yıllık mevkilerini tayin eden bir
tablodur. Gezegenlerin gökte her akşam nerede görüneceğini hesaplamak
istiyorsanız, bütün bu astronomik bilgileri Newtoncu fiziği kullanan
küçük bir FORTRAN programına sıkıştırabilirsiniz.
Fakat eğer bir rulet
çarkının nasıl işlediğine bakıyorsanız, o
zaman ortada bir model yoktur ve bu durumda sonuçlar dizisi
sıkıştırılamaz. Çünkü, orada bir model
bulunsaydı, o zaman insanlar bunu kazanmak için kullanacak ve kumarhane
sahibi olmak öyle iyi bir iş olmayacaktı! Kumarhanelerin çok
para kazanmaları, bir rulet çarkının ne yapacağı
hakkında kehanette bulunmanın gerçekte yolu
olmadığını gösteriyor. Herhangi bir model
yoktur—kumarhaneler bunu sağlama almak için işlerini icra ediyorlar!
Böylece bu yeni fikre vardım. Bu görüş, rastgeleliği
tanımlamak için program-büyüklüğü
karmaşıklığını kullanır, bilgisayar programlarının
büyüklüğüne bakıp—çalışma-süresi kavramı yerine,
program-büyüklüğü kavramını düşünmeye
başlarsanız—; ortaya ilginç bir şey çıkar ve ne tarafa
yüzünüzü çevirirseniz hemen eksiklikle karşılaşırsınız!
Hemen matematiksel akıl yürütmenin veya herhangi bir bilgisayar
programının gücünü aşan şeylerle
karşılaşırsınız. Onlar her yerde açığa
çıkar!
Bu sonuç çok dramatiktir! Gödel’den bu yana sadece üç adım attık.
Gödel’de çok ilginç olarak akıl yürütmenin önünde sınırlar
vardır, Turing’de bu çok daha doğal gelir, ve sonra, program
büyüklüğüne bakmaya başladığınızda doğal
olarak, eksiklik, matematiğin sınırları hemen yüzünüze
çarpar! Niçin?! Pekala, benim kuramımda, soracağınız ilk
soru başınızı belaya sokar. O soru nedir? Bir
şeyin karmaşıklığını, o şeyi hesaplayan
en küçük bilgisayar programının büyüklüğüyle ölçüyorum. Fakat,
en küçük bilgisayar programına sahip olduğumdan nasıl emin
olabilirim?
Diyelim ki belirli bir
hesaplamaya, bir çıktıya sahibim. Öyle ki bunu merak ediyorum ve bunu
hesaplayan şirin, küçük bir bilgisayar programım var. Ve bu
programın bu çıktıyı üreten eldeki olası en küçük, en
kısa program olduğuna inanıyorum. Ben ve bir kaç
arkadaşımın uzun uğraşlar sonucu ulaştığı
bu programın iyi program olduğunu ve kimsenin daha iyisini
bulamadığını farz edelim. Peki biz bu düşüncenin
doğruluğundan nasıl emin olacağız? Cevap: Emin
olamayacağız. Asla emin olamayacağımız
ortaya çıkmıştır! Siz benim zarif diye
nitelediğim bir bilgisayar programının; o programın
ürettiği çıktıya bakarak bu çıktıyı üretebilecek
en kısa programın bu program olup olmadığını hiçbir
zaman bilemezsiniz. Asla! Bu, yeterince
şaşırtıcı olarak matematiksel akıl yürütmenin
gücünü aşar.
Fakat herhangi bir hesabî amaç
için bir kez bilgisayar programlama dilini sabitlediğinizde, bilgisayar
programlama dilinde karar kıldığınızda ve eğer
kafanızda belirli bir çıktı var ise, en azından bunun için
mümkün olan en küçük bir program var olmalıdır. Arada bir bağ
olabilir, belki birkaç tane vardır, değil mi? Fakat en azından
diğerlerinden daha küçük bir tane olmalıdır. Ama siz asla
onu bulduğunuzdan emin olamazsınız!
Ve kesin sonuç, ki benim gözde
eksiklik sonuçlarımdan biridir, şudur; eğer N bit(parça)
aksiyomunuz var ise ve herhangi bir program N bitten daha uzun ise, siz bu
programın zarif yani olası en küçük program olup
olmadığını asla ispatlayamazsınız. Bu temelde
işin nasıl yürüdüğüdür. Dolayısıyla herhangi bir
verili matematiksel aksiyomlar kümesi, Hilbert’in tarzında herhangi bir
formel aksiyomatik sistem; yalnızca sonlu, çok sayıda
programın zarif olduğunu ispatlayabilir ve onların
çıktısı için olası en kısa program olduğunu
ispatlayabilir.
Daha kesin olarak, eğer
program aksiyomların bilgisayarlaşmış biçiminden-bu
gerçekte sizin aksiyomlarınız için ispat-kontrol
programının büyüklüğüdür- daha büyük ise başınız
zarif bir program ile derttedir. Aslında, bu, bütün olası teoremleri
üreten ve bütün olası ispatları çalıştıran
programın büyüklüğüdür. Eğer kafanızda belirli bir programlama
dili varsa, ve formel bir aksiyomatik sistemi yürürlüğe koymak için
belirli büyüklükteki bir programa ihtiyacınız varsa, bu,
ispat-kontrol algoritmasını yazmak ve bütün teoremleri süzüp bütün
olası ispatları elde etmek yoluyla çalışan bir program
yazmak demektir. Eğer bu program belli bir dil ve büyüklükte ise ve
eğer siz bu programı, aynı dildeki daha büyük programlarla
kıyaslayarak böyle bir programın zarif olup
olmadığını anlamaya çalışıyorsanız, bu
programın zarif olduğundan hiçbir zaman emin olamazsınız.
Aynı dilde daha küçük bir program yoluyla aksiyomların kullanıldığı
bir programın zarif olduğunu hiçbir zaman
ispatlayamazsınız. Bu temelde onun nasıl
çalıştığıdır.
Öyleyse, sonsuz sayıda
zarif program vardır. Herhangi bir hesabî amaç için en azından bir
tane zarif program bulunmalıdır ve belki de birkaç tane vardır.
Fakat siz sonlu sayıdaki durumlar haricinde bundan hiçbir zaman emin
olamazsınız. Bu benim ulaştığım sonuçtur ve ben
bununla iftihar ediyorum! –Bir kutu soda alabilir miyim? Çok teşekkürler!
Bu şarap veya bira olsaydı konuşmam daha ilginç olurdu!
[Gülüşmeler]
Dolayısıyla,
program-büyüklüğü karmaşıklığını
hesaplayamayacağınız açığa çıktı. Herhangi
bir şeyin program-büyüklüğü
karmaşıklığının ne olduğundan asla emin
olamazsınız. Çünkü bir şeyin program-büyüklüğü
karmaşıklığına karar vermek demek, onu hesaplayan en
kısa programın büyüklüğünü bilmek demektir fakat bu, şu
demek:—temelde bu aynı problemdir—o halde benim bileceğim bu
programın olası en kısa program olduğu ve bu programın
zarif bir program olduğudur. Fakat program aksiyomlardan büyük ise bunu
yapamazsınız. Öyleyse eğer aksiyomlar N bit ise, siz
karmaşıklığı N bit’ten büyük olan herhangi bir
şeyin, ki bu neredeyse her şeydir çünkü neredeyse her şeyin
karmaşıklığı N bit’ten fazladır,
program-büyüklüğü karmaşıklığını asla
belirleyemezsiniz. Nerdeyse her şeyin sizin
kullandığınız aksiyomlardan daha fazla
karmaşıklığı vardır.
Ben bunları neden
söylüyorum? Aksiyomların kullanılma sebebi: Basit ve
inanılır olmalarıdır. Bundan dolayı, matematikçilerin
normalde kullandıkları aksiyomlar kümesi yeterince özdür, aksi
takdirde kimse onlara inanmazdı! Bu şu demek: Pratik olarak sonsuz
miktarda bilgi içeren matematiksel gerçekliğin bu geniş dünyası
oradadır, fakat herhangi verili bir aksiyomlar kümesi bu bilginin sadece
küçük sonlu bir miktarını zaptedebilir! Ve bu bizim
başımızın neden belada olduğunu açıklar. Bu benim
son kararımdır. Bu gerçek ikilemdir.
Böylece özetle, bana göre,
Gödel’in eksikliğini gizemli ve kaçınılmaz olmaktan çok,
doğal ve kaçınılmaz kılan iki yol vardır: bazı
şeylerin mantığı olmadığını söyleyen
fizikteki rastgelelik fikri, aynı zamanda pür matematikte de vardır.
Bu, onu söylemenin bir cihetidir. Fakat onu söylemenin daha iyi bir yolu
vardır: Matematiksel gerçeklik sonsuz miktarda bir bilgidir, halbuki
herhangi belirli bir aksiyomlar kümesi sadece sonlu miktarda bir bilgiye
sahiptir. Çünkü oyunun kuralları olarak üzerinde
anlaştığınız sadece sonlu sayıda prensip
olacaktır. Ve ne zaman herhangi bir cümle, herhangi bir matematiksel iddia
bu aksiyomlardan daha fazla bilgi içerse, o durumda doğal olarak, bu
aksiyomların yeteneklerini aşacaktır.
Görüyorsunuz ki, matematik her
şeyi bayağılaştırmakla ilerler! Matematiğin
ilerlediği yol şudur: Orijinali çok büyük gayret gerektiren bir
sonucu elde edip bunu daha genel bir kuramın bayağı bir sonucu
haline dönüştürmek!
Fermat’ın “son teoremi”ni
içeren bir örnek vereyim: x, y, z, n pozitif tamsayı olmak üzere ve n,
2’den büyük olmak üzere
xn
+ yn = zn
iddiasının çözümü yoktur. Bu
iddianın, Andrew Wiles tarafından yakın zamanda verilen
ispatı yüzlerce sayfa uzunluktadır, fakat belki de bir veya iki yüz
yıl sonra bir sayfalık ispatı olacaktır! Fakat bu bir
sayfalık ispat, kavramlarıyla bir kuram icat eden bütün bir kitap
gerektirecektir. Fermat’ın son teoremi hakkında düşünmek için bu
kavramlar doğal kavramlar olacaktır. Ve siz bu kavramları
kullandığınızda, o hemen aşikâr olacaktır.
Wiles’ın ispatı bu düşünceden sonra aşikâr olacaktır,
çünkü siz onu uygun bir kuramsal bağlama oturtmuş
olacaksınız.
Ve eksiklikte, aynı
şey oluyor.
Uzun ve çözülemeyen bir ispat
ile birlikte Gödel’in sonucu da herhangi esaslı bir temel sonuç gibi, çok
gizemli ve karmaşık olarak başlar. Gödel’in orijinal makalesi
ile Einstein’ın görelilik kuramı hakkında insanlar aynı
şeyleri söylemişlerdi. Dedikleri: bütün gezegen üzerinde bu
kuramı beşten daha az kişinin anladığıydı.
Eddington hakkındaki espri şudur; kraliyet hanedanından bir
astronom olan Sör Arthur Eddington resmi bir akşam yemeği
partisindeymiş—I. Dünya Savaşından hemen sonra— ve Einstein’ın
kuramını anlayan üç kişiden biri olarak
tanıtılmış. Eddington: “Görelim, Einstein ve ben varız
fakat öbür adam kim?” demiş. Ben bu espriyle yıkılıyorum!
[Gülüşmeler]
1931’de Gödel’in ispatı
buna benziyordu. Onun orijinal makalesine bakarsanız, çok karmaşık
olduğunu görürsünüz. Detaylar, bizim şimdi programlama detayları
dediğimiz detaylardır-gerçekte o makale, öyle komplikeydi ki
şimdi hepimiz nasıl ele alacağımızı biliyoruz-
fakat o zaman için bu çok gizemli görünüyordu. Ayrıca bu 1931’deki bir matematik
makalesidir. Ve siz LISP’in icat edilmesinden 30 yıl önce birdenbire LISP
programlaması ile aynı kapıya çıkan şeyleri
yapıyorsunuz! Dahası, o zaman bilgisayar bile yoktu!
Fakat Turing, Gödel’in
sonucunu çok daha doğal görünür kılmıştır. Bence, benim
program-büyüklüğü karmaşıklığı ve bilgi
-gerçekte, algoritmik bilgi içeriği- Gödel’in sonucunu daha doğal
görünür ve hatta görünür kılmıştır. Ben buna aşikâr,
kaçınılmaz diyeceğim. Fakat elbette ki, onun
çalıştığı bu yol bizim nasıl
ilerlediğimizdir.
Buradan Nereye Gideceğiz?!
Yine de şunu
söylemeliyim: Burada anlatılanlar gerçekten doğru ve bu kadar
basit olsaydı, o zaman bu, metamatematik alanının sonu olurdu ki
böyle bir son acıklı olurdu. Çünkü bu durum bütün alanın
ölmüş olduğu manasına gelirdi ki ben bunun böyle olduğuna
inanmıyorum!
Biliyorsunuz, bu
konuşmanın benzer birçok biçimini yıllardır veriyorum ve bu
sayede bir kariyer elde ettim, bir meslek sahibi oldum! Bu, dünyayı
görmeye başladığım bir yol, bir turizmdir! Seyahat etmenin
de güzel bir yoludur!... Bu konuşmalarımda normal matematiksel
akıl yürütmenin gücünü aşan konulara değinmekten
hoşlanıyorum. Benim favori örneklerim ise Fermat’ın son teoremi,
Riemann hipotezi ve dört-renk sanısıdır. Ben çocukken, bunlar
matematikteki çözülmemiş en seçkin üç soruydu.
Fakat
eğlenceli bir şey oldu: Önce dört-renk problemi bilgisayar
ispatıyla çözüldü ve bu ispat yakın zamanda bayağı
geliştirildi. En son biçimi daha çok fikir ve daha az hesaplamaya
dayanıyor, dolayısıyla bu ileriye dönük büyük bir
adımdır. Daha sonra Wiles, Fermat’ın son teoremini çözdü.
İspatta yanlış bir basamak vardı, fakat şimdilerde
herkes yeni ispatın doğruluğu hakkında ikna olmuştur.
Aslında, Wiles Haziran
1993’te Cambridge’de ispatını sunduğunda ben orada değil,
Fransa’da bir toplantıdaydım. Ve Wiles’ın ispatını
sunduğu haberi e-mail’lerde dolaşıyordu. O kadar hızlı
gerçekleşti ki ben toplantının o bölümünde başkanlık
yapıyordum, toplantının organizatörü, “Evet, bu şaka
ortalıkta dolaşıyor, niçin bir anons yapmıyoruz. Sen bu
bölümün başkanısın, bu anonsu sen yap!” dedi. Böylece ben
ayağı kalktım: “Bazılarınızın duymuş
olabileceği üzere, Andrew Wiles Fermat’ın son teoremini henüz
ispatladı.” dedim ve ortalığa bir sessizlik hakim oldu!
Ama daha sonra iki kişi geldi ve: “Şaka yapıyorsunuz, değil
mi?” dedi. [Gülüşmeler] “Hayır, şaka yapmıyorum.” dedim. O
gün 1 Nisan değildi!
Neyse ki bildiğim
kadarıyla Riemann hipotezi hâlâ çözülememiştir!
Halbuki ben Fermat’ın son
teoremini, normal matematiksel metotların gücünün belki de ötesinde bir
şeylere, eksikliğe olası bir örnek olsun diye
kullanıyordum. Güzel bir örneğe ihtiyacım vardı, çünkü
insanlar bana, “Peki, bunların tümü iyi ve güzel, ABT (Algoritmik Bilgi
Kuramı) güzel bir kuram, fakat bize, gündelik aksiyomların gücünü
aştığına inandığın bir matematiksel sonuç
örneği ver.” diyorlardı. Ve ben, pekala, Fermat’ın son teoremi
olabilir derdim!
Dolayısıyla ortada
şöyle bir sorun var. Algoritmik bilgi kuramı çok hoştur ve bu
kuram, ispatlayamayacağınız yığınla şey
olduğunu göstermiştir, peki ya bireysel matematiksel sorulara ne
demeli? Doğal bir matematiksel soru için ne demeli? Bu metotlar
uygulanabilir mi? Cevap hayırdır. Benim metotlarım göründükleri
gibi genel değildir. Ortada teknik sıkıntılar vardır.
Ben Fermat’ın son teoremini bu metotlar ile analiz edemem. Bereket versin
ki durum böyle! Çünkü eğer kendi metodumun, Fermat’ın son teoreminin
çözümsüzlüğünü gösterdiğini iddia etmiş olsaydım, biri onu
çözdüğünde bu durum çok can sıkıcı olurdu!
Dolayısıyla sorun
şudur: Bu olumsuz sonuçlara rağmen, matematikçiler bu kadar
ilerlemeyi nasıl başardılar ve eksikliğe rağmen,
matematik bu kadar güzel nasıl işliyor? Biliyorsunuz, ben karamsar
değilim; fakat benim sonuçlarım matematik ve matematikçiler
hakkında yanlış kanaatlere sahip. Fazla karamsar olan ben
değil, vardığım sonuçlardır!
Dolayısıyla ilginç
bir soru olumlu sonuçlara bakmaktır diye düşünüyorum... Zaten çok
fazla olumsuz sonuç vardır! Eğer yüzeysel değerlerine
bakarsanız, matematik yapmanın hiçbir yolu yoktur, matematik yapmak imkansız
gibi görünmektedir. Neyse ki matematik yapan bizler için, durum böyle
görünmüyor. Dolayısıyla, olumlu sonuçlara bakmalıyız diye
düşünüyorum... Temel sorunlar, felsefî sorunlar gibi büyüktür. Çünkü
hiçbir zaman onları tüketemezsiniz. Her nesil ileriye doğru birkaç
adım atar... Bundan dolayı ben bu alanda çok daha ilginç
çalışmaların yapılacağını düşünüyorum.
Burada ilginç olan bir
başka sorun da şudur: Program büyüklüğü,
karmaşıklığın bir ölçütüdür ve biliyoruz ki bu
metamatematikte iyi çalışıyor; fakat bunun gerçek dünyadaki
karmaşıklık ile herhangi bir alakası var mı?
Sözgelimi, biyolojik organizmaların
karmaşıklığına ne demeli? Bir evrim kuramına ne
demeli?
Von Neumann hayat evriminin
genel kuramı hakkında konuştu ve ilk basamağın
karmaşıklığı tanımlamak olacağını
belirtti. Burada karmaşıklığın bir tanımı
yapılmış fakat bu, kuramsal biyolojide insanların
kullanması için doğru gözükmüyor. Ve kuramsal biyolojide böyle bir
şey yoktur, henüz yoktur!
Bir matematikçi olarak
birileri genel şartlar altında yaşamın evrimleşmesi
gerektiğini belirten genel bir sonuç ispatlarsa, bu benim hoşuma
gider. Fakat genel matematiksel ortamda yaşamı nasıl
tanımlayabileceğimizi bilmiyorum. Biz ona rastladığımız
zaman onu tanırız, değil mi? Eğer arabanızla
canlı bir şeye çarparsanız, bunu bilirsiniz! Fakat bir
matematikçi olarak ben, caddede koşan güzel bir geyik ile komşumun
sokağa koyduğu çöp yığını arasındaki
farkı nasıl açıklayacağımı bilmiyorum! Evet,
gerçekte bu çöp yaşam ile bağlantılıdır ve yaşam
tarafından üretilen bir enkazdır...
Gelin öyleyse bunun yerine bir
geyik ile bir taşı kıyaslayalım. Pekala, taş daha
serttir, fakat bu geyiğin canlı bir varlık, taşın ise
güzel bir pasif nesne olması arasındaki temel farkı açıklıyor
gibi görünmüyor. Pratikte, bizim için bunlar arasındaki farkı
söylemek elbette ki çok kolay olacaktır. Fakat esas fark nedir?
İnsanlar bunu matematiksel olarak anlayabilir mi?
Böylelikle, von
Neumann’ın soruşturduğu şey matematiksel genel bir
kuramdı. Von Neumann yeni matematiksel kuramlar icat etmeyi seviyordu ve
bunu alışkanlık haline getirmişti. Her gün kahvaltıdan
önce bir şey icat ediyordu: Oyunlar kuramı, kendini-yeniden üreten
makine (otomata), kuantum mekaniğinin Hilbert uzay formülasyonu.... Von Neumann
Hilbert uzay formülasyonunu kullanarak kuantum mekaniği üzerine bir kitap
yazdı. Von Neumann Hilbert’in yanında eğitimini aldı. Ve o,
bu uzayların, kuantum mekaniğini inşa etmenin doğru
matematiksel iskeleti olduğunu söyledi.
Von Neumann her zaman
matematiğin yeni alanlarını icat etmiştir. Ayrıca o
benim çocukluk kahramanlarımdan biri olduğundan ve Gödel ve Turing
hakkında konuşmuş olduğundan kendi kendime: “von Neumann
bunu yapabildiyse, ben de bunu deneyebilirim” derdim. Von Neumann
hesaplamaların karmaşıklığının bir
kuramı olması gerektiğini bile teklif etmişti. O, bu yönde
hiçbir adım atmadı, fakat ben öyle zannediyorum ki, von
Neumann’ın bunun gelişmekte olan ilginç yeni bir alan olması
gerektiğinden bahsettiği bir yazısını bulabilirsiniz.
Ve von Nuemann kesinlikle haklıydı.
Von Neumann yaşamın
genel bir matematiksel kuramına sahip olmamız gerektiğini de
belirtti... Biz bunun çok genel bir kuram olmasını istiyoruz fakat
biyokimya veya jeoloji gibi düşük-seviyeli sorularla uğraşmak
istemiyoruz... Onun ısrar ettiği konu, bizim nesneleri daha genel bir
yoldan yapmamız gerektiğiydi. Çünkü von Neumann şuna
inanıyordu; eğer Darvin haklıysa, o zaman bu muhtemelen çok
genel bir şeydir ve ben de bunu yaptığıma inanıyorum.
Örneğin, bir genetik
programlama düşüncesi var, bu, o düşüncenin bilgisayarlaşmış
biçimidir. Bir programın bir şeyleri yapması için yazmak yerine,
onu deneme yanılma yolu ile iyi bir şekilde yavaş yavaş
geliştirirsiniz. Ve bu, dikkate değer bir güzellikte çalışır
gibi görünür, fakat siz bunun bu şekilde davranacağını
ispatlayabilir misiniz? Veya Tom Ray’ın Tierra’sına bir göz
atın... Biyoloji bilgisayar modellerinin bir kısmı neredeyse çok
güzel çalışır gibi görünür—problem, bu programların neden
bu kadar güzel çalıştıklarının kuramsal bilgisinin olmayışıdır.
Eğer Ray’ın modelini bilgisayarınızda
çalıştırırsanız, bu parazit ve hiper-parazitleri elde
edersiniz, bütün bir ekolojiyi elde edersiniz. Bu yalnızca müthiş bir
şeydir, fakat bir pür matematikçi olarak ben bunun kuramsal anlamını
arıyorum. Ben bir organizmanın ne olduğunu tanımlama ile
başlayan ve bu organizmanın
karmaşıklığını nasıl ölçeceğimizi
belirten, organizmaların evrimleşmeye mecbur olduklarını ve
karmaşıklıkta artıklarını ispatlayabilen
genel bir kuram arıyorum. Benim istediğim budur, hoş olmaz
mıydı?
Bunu
başarırsanız, evrim fenomeninin ne kadar genel olduğu ve
evrende başka bir yerlerde yaşamın mümkün olup
olmadığı konularını
aydınlatırsınız. Elbette ki biz matematikçiler hiçbir zaman
böyle bir kurama ulaşamazsak bile, belki başka yerleri ziyaret ederek
orada yaşamın olup olmadığı
keşfedebileceğiz... Fakat her nasılsa von Neumann bunu ilginç
bir soru olarak öne sürdü ve aldatıcı gençliğim zamanında
bana program-büyüklüğü karmaşıklığının evrim
ile bir ilgisi olabileceğini düşündürdü. Fakat artık böyle
düşünmüyorum; çünkü bu düşünceye herhangi bir yerde asla
rastlamadım...
Dolayısıyla yapılabilecek çok ilginç çalışmalar olduğunu düşünüyorum! Ve heyecan verici bir zamanda yaşadığımıza inanıyorum. Aslında, bazen biraz daha fazla heyecan verici şeylerin bile olabileceğini de düşünüyorum!... Ve öyle tahmin ediyorum ki bu konuşma bundan yüz yıl sonra 2099’da verilseydi, orada matematiğin temelleri hakkında özetlenebilecek heyecan verici farklı kaygılar ve meşguliyetler ile birlikte başka bir tartışma olacaktı... Bundan yüzyıl sonra yapılacak konuşmanın neye benzeyeceğini bilmek ilginç olurdu! Belki bazılarınız burada olacaksınız! Veya hatta konuşmayı siz sunarsınız! Çok teşekkürler! [Gülüşmeler & Alkışlar]
1. G. J. Chaitin, The Unknowable, Springer-Verlag, 1999.
2. G. J. Chaitin, The Limits of Mathematics, Springer-Verlag, 1998.